Arşiv
(2017) Aşk Romanları Hala Önemli
“Beş dakika, topu topu beş dakika, bak inan bana. Onun da büyük kısmı, yazık, karanlık köşelerde geçicek. Çirkeflik bu dersen çirkeflik olur. Çirkeflik olur çünkü kendinden bir şey vermezsin ona. Hem kendi etini hem onun etini kötü görürsün. Oysa birlikte geçirdiğiniz günler hiç de kötü olmayabilir. İkinizi de ömrünüzün sonuna dek daha iyi insanlar yapacak bir şeyler verebilirsiniz birbirinize. Yeter ki utanmayın, yeter ki çürük tahtaya basmaktan korkmayın. Çürük tahtaya basmı’cam de bak, günü gelir kendi çirkef vücudunun içinde kapana kısılır kalırsın ki…” James Baldwin, Giovanni’nin Odası
Giovanni’nin Odası kayda geçirildiği günden beri Paris’tedir, aynı anda Ankara’da, aklınıza gelebilecek tüm kentlerde. O oda romantik ilişkiyi gerçek dünyadan, kentten, insanlardan, ilkelerden, erdemlerden yalıtmanın mağarasıdır. Gerçekten de romantik ilişki tüm bunlardan yalıtılmak ister, sadece kendi gerçekliği yaşamın hakim yasalarını koysun diye çabalar. O ilk büyü günlerinde hemen herkes bu ine kapanır, bu yeni gerçekliğe teslim olur. Ama eninde sonunda dışarı çıkmak, ‘gerçek hayat’ denen şeyde devinmeye başlamak icap edecektir. Her giriş çıkışında taraflar o sıradışı dünyanın kurulup iyi kötü işlediği mağaraya, dışarı’nın aslında bıkkınlık verici, bir içeri’ye ihtiyaç duyulmasına neden olan iğrenç sıradan kaygılarını ve tasalarını getirir. Dışarı’nın baskısının sıradanlığı, sıradışı olması murat edilen ve bir ölçüde de başarılan içeri’deki iyiyi sürekli tehdit eder. O tanrısız ama yine de kutsal alanı paylaştığımız kimseden, dışarıdaki insanlardan korktuğumuz gibi korkmaya başlarız, ona onlara güvenmediğimiz gibi güvenmeyiz. İçeride “konuşulmaması gereken şeylerin üzerine susarak” o nefret ettiğimiz ruh sikici insanların kavramlarının, zıtlıklarının, çelişkilerinin, nedenlerinin üzerine çıkardığımız her şey o kavramlarla kirlenmeye başlar. Akıl ve onu çalıştıran bütün mekanizma olarak zeka, kişisel hayatlarımızda onu ne kadar ehlileştirirsek ehlileştirelim bıktığımız ve sahiden de bir boka benzemeyen dışarı’ya, gerçek hayat’a aittir. İçeride işlememeye başlar, bocalarız. Dışarı’da kimseye rahat vermeyen şüpheler içeride sanki çok normalmiş gibi konuşulur hale gelir. Şüpheler söylem düzeyinde tekrarlanır, tekrarlanır, tekrarlanır, dışarı’nın kavramlarından işine geleni üzerine giyip ilkeler halini alır. Sürekli akılcı bir dikkati dayatır. Sakınırız, çok temel, çoktan uzlaşılmış olması gereken meseleleri sürekli büyük gündemler olarak tartışmaya başlarız. Zaten en azami özenin insanın sinir sistemine birazcık güvenerek bile gösterilebileceği şeyler müthiş dikkat isteyen işler haline gelir, içeri’nin gerçek gündemlerini yer.
Sonunda hata korkusu aslında hiç yapılmayacak hatayı getirir.
Çirkeflik dersek çirkeflik olur elbette. Buna kendimizi ikna edip dışarı’daki kandırmacayı yeni bir kandırmacayla destekleriz. Dert ararsak buluruz. Haklı çıkmak istersek elbette çıkarız.
Bunların en başta kişisel meseleler, deneyimler olduğunu o ruh sikici hayat unutturuyor bize. Gerilerde işleyen düşünmemize, duygulanmamıza, sezgimize güvenimizi de sikerek. Mağaramızın ortağını sadece o olarak tanıyamıyoruz bir türlü.
Çürük tahta’da özleşip karışan tüm kaygılar, bizi kaygının sürekli işaret ettiği şeye acımasızca sürüklüyor. Bu kaygılar dışarı’nın ticari kaygılarıdır, şüphem yok. Bu utanç, bu garanticilik buradan.
Bu ta başından bozuk, düzelme ümidi hiç bulunmayan düzende, yalnızca aşk inlerine değil her türlü sevgi cemaatine ihtiyacımız var. İçeri’yi dışarı’nın değil, dışarı’yı içeri’nin gerçekliğiyle algılamaya başladığımızda, birbirimize sahiden derdimizi anlatmaya, birbirimizin yarasını sahiden sarmaya başlayabiliriz.
Dışarı’da biteviye aşağılanmalar, işkenceler. Bunları içeri’ye sokmaya gerek yok. Bizim inanmaya ihtiyacımız yok, biz biliyoruz.