İçeriğe geç

Arşiv

(2015) Hiçbiryer’in Doğusu

Ağustos 11, 2026

1. Çınlama sandım önce, kulağım çınlıyor. Sonra korkmaya başladım çünkü sanki kulağımda bir hayvan var. Kulak zarımı kemiriyor. Ölüyorum sanmıştım sonra. Yerler zangırdıyor. Duvarlar bana doğru yürüyor — sendeliyor. Ama bir tek kulağımı hissediyorum, ağrı yok, kramp yok, sızı yok. Midem bulanmıyor ama başım dönüyor. Bütün hayatım kulağımın içinde yeni baştan olup bitiyor. Arkasından kulağımdaki acı aşağıya, göğsüme indi ve içimi karıştıran bir titremeye dönüştü orda. Yürüdüm. Ölmediğimi gözümü açtığım anda anladım. Kulağımdakinin ve göğsümdekinin bir ağrı olmadığını, ses olduğunu anladım. Gözüm yeniden görene kadar geçen o kısacık zamanda yine sesler vardı — çok uzak iki farklı yerden. Çığlıklar da. Görmeye başladığım ilk anda deprem zannettim. Ayağa kalktığımda karşılaştığım çok daha fenaydı. Asfalt cam gibi ufalanmış. Bütün binalar yok olmuş. Sadece demir iskeletlerin kalıntıları | Yürüdüm. Hislerimi kaybetmeye, sanırım, o zaman başladım. Ne olduğunu anlamaya çalışmadım, korkmadım. Ufuk incecik bir alev halindeydi. Yokluğun ilk birkaç on dakikası soluk kızıl bir sisle boyanmıştı ve havada tutkal kokusu vardı. Sonra uçtum — tam anlamıyla. Bir şey yine kulaklarımı kemirdi ve ışık gitti. Renk gitti. Sadece uzak gürültülerle tutkal kokusu kaldı.

Güneş düştü diye bağırdım. GÜNEŞ DÜŞTÜ. Yine de korkmuyordum. Yaşadığımdan emin olmak için bağırdım. Sözlerin karnımda köşeye sıkışmış genç hayvanlar gibi kıpırdadığını hissettim önce, sonra onları ağzımdan bırakmak zorunda kaldım. GÜNEŞ DÜŞTÜ. Yüzüm ve dizlerim sızlıyordu. O karanlık belki aylar sürdü. Hiçbir şey görmeden yürüdüm, ya da bana yürümüşüm gibi geldi. Belki bir ay sonra çok derin bir uykuya daldım ve belki iki ay sonra da uyandım, bilmiyorum. Uyandığımda güneş sağda bir yerdeydi. Soluk kızıl sisi seçebildim. Uykuma kopuk, yanmamış yerleri çürümeye başlamış bir kol eşlik etmiş ve kilometrelerce aralıkla tek tük bina kalıntılarını seçebiliyorum. İnsan sesi yok. Hayvan sesi yok. Herkesi ölmekle ödüllendirmişler, bir tek ben kalmışım.

Ama bu kavrayış bir yanılgıydı. Kıyamet bilgisini en ufak direnç göstermeden kabul etmiştim. Anlamsız bir yürüyüş tutturmuştum, hedefsiz. Bazı yapılar hala hayattaydı. Direkte sallanan paramparça bir bayrak gördüm birinde. Cesetler, her yerde. Kimisi neredeyse eksiksiz ve gömülmedikleri için huzursuzlar. Kimisi parçalar halinde. Köküne kadar yanmış bir ağacın dibinde çoğu kömür olmuş meyveleri ayıklıyordum. Vücudum hala insan vücudu, ihtiyaçları ve zaruretleri var — kıyamet bilgisini kabullenmek için bir neden. Paramparça asfaltta sürünen bir şeyin sesini duydum. Beni gözlüyordu. Kıpırdamadım, ürkmedim bile. İşime baktım. İyice yaklaştı. Merhaba, dedi. Kafamda bir gülümsemenin hayali alevlendi. İçimin çok uzak bir yerinde zorla ağzıma getirmiş olsam da gerçekten isteyerek gülümsedim.

2.Yürümeyi severdim. Yaşam baştan başa bir yürüyüş haline gelmeden önce de. Yürümeyi özellikle sevdiğim bir cadde vardı, limanın yanı sıra giden. Yolun iki yanında turunç ağaçlarıyla bezeli kaldırımlar. Öylece yürürdüm sadece. Durup kütüphane binasına bakardım. Ağaçlara dokunurdum. İyi bir kimse olduğumdan değil, severek yaşadığımdan da — fark etmenin bir yoluydu, dokunup hayattayım derdim. Milyon tane tabelanın, egzos kokusunun, insanın arasında ama yine de hayatta olmak büyülü bir şey. Bunun olacağı aklımdan ilk orda geçmişti. Bir gün bitecek demiştim, yürüyecek kaldırımlar da olmayacak dokunacak ağaçlar da. Bu benim ölümüme işaret eden bir fikir olmalıydı. Benden önce o cadde öldü.

Uzun zaman tutkal koktu her yer. Sonra o koku silinip gitti. Çeşit çeşit koku geldi onun yerine, dünyanın bu yeni biçimi kendine yeni bir kokular ve atmosferler envanteri yarattı. Yalnız olduğum zamanlar, cesetleri görünce kederlenen bir tek ben varım diye üzülürdüm. Çürümenin kokusu gündelik bir şey olunca keder de gitti. 

Azıcık erzak toplayabilmiştim. Üstümdeki tişörtü çıkarıp birazını bölüştürdüm, adama uzattım. Gel, dedi. Nereye dedim. Hiçbir yere. Başımı eğdim, erzakımı alıp peşine takıldım. Bir su kıyısına gittik birlikte, suyun üstünde parlak yağsı bir tabaka vardı. Hiçbiryer’in doğusuna mı geldik dedim, burası da oranın irin akan ırmakları |

Bir kadın, birkaç adam, birkaç çocuk vardı. Kadın sonradan hep rüyalarıma girdi. Saçları parça parça yanıp kafasına yapışmıştı. Sağ gözü paramparça. Çocukları yanıbaşına toplamış avutuyordu. Herkes bunun başlarına geleceğini hep bilmiş gibi. Herkes yeni hayatın bilgesi olmuş. Yüzlerindeki kirin pasın, kanın altında ölümü çağrtıştıran bir beyazlık var. Tavırlar tuhaf bir sükunetin emrine girmiş. Çok az konuşuyorlar. Nasıl göründüğümü merak edip suya eğildim. Baktım, ben de her zamanki gibi onlara benziyordum. Tişörte sardığım erzakı yere bıraktım. Çocuklar yaklaştılar, pişmiş meyveleri aldılar. Sivri bir taşla bir konserveyi delip açtım. Kadın belindeki kuşaktan üstü hafif eriyip eğilmiş bir pet şişe uzattı — dibinde sadece bir yudum su var. Çok az konuştuk. Kim olduğumu ya da nerden geldiğimi sormadılar, aynı dili konuştuğumuza sevinerek ve sözcükleri tasarruflu harcayarak başımıza gelen felaketten bahsettik. Kadın tek gözüyle ölülere ağladı.

Orda uzun süre kaldık hep birlikte. İlk karşılaştığım adamla birlikte dolaşıp etrafımızda hayatta kalan bütün çulu çaputu topladık önce. Yanmamış ağaç dallarıyla, sopalarla çadır kurduk. Gündüzleri yiyecek toplamaya gidiyorduk. Nadiren birileriyle karşılaşırdık. Başlarda gelip geçen yolcular çok cömertti. Yiyeceklerimizi paylaşırdık. Yiyecek bulunuyordu ama suya güvenmek zordu. Bir süre marketlerden arta kalanlarla idare ettik. Sonra ırmaktaki suyu kaynatacak kap aradık. Hiçbir şeyin yanmaya mecali yoktu. Bizim yaşamaya hırsımız vardı. Nerdeyse hiç konuşmadan. Yolcular intiharların haberlerini getirirdi. Ölmemek için canla başla uğraşıyorduk. Bir ördek sürüsü bulmuştuk. Hepsi birden oldukları gibi ölüvermişler. Başlarında durmuş acaba bunları yesek mi diye tartışıyorduk. Hastalıktan korkuyorduk. Birden bir şey oldu, neden oldu bilmiyorum, göğsüm sıkıştı, panik | SAAT KAÇ diye bağırdım. Çocuklar korktular, adam da korktu, sağ elini kaldırıp baktı gayriihtiyari. SAAT YOK diye bağırdım GÜNEŞ HİÇ KIPIRDAMIYOR. Yaşamak için hırsımız vardı ve çok kuvvetliydi.

Kampa döndüğümüzde sessizce ağladım. Felaket olurken cebimde kalan, gözüm gibi baktığım paketten bir sigara çıkarıp yaktım. Bayatlamıştı ve çok güzeldi. Gırtlağımda beliren oluktan katranın nasıl ince ince aktığını görebildim bile sanki. İçimdeki ölü kendim dirildi, panik geri geldi. Herkes uyuyana kadar bekleyip üç beş parça eşyamı aldım, yürüdüm. İçimdeki sıcak boşluk ancak böyle dolacak gibi geldi. Öyle yürüdüm ki bir yere varmam yıllarımı aldı. Bolluğun (bolluk?) ve cömertliğin yok oluşunu gördüm. Kamplar dağıldı, yeni uygarlık provaları uzaklarda solup gitti. Ölü bir dünya için çok fazla yaşayan insan vardı. Kıraç topraklar kendilerini bile besleyemiyordu. Yamyamlığı gördüm yürürken. Kocalar karılarını, kadınlar çocuklarını yediler. Allah çok azının aklındaydı. Bir keresinde ölü bir lunaparkta yirmiye yakın insan gördüm. Birisi kirli beyaz bir entari uydurmuştu kendine, kirli ve beyaz ve kutsallık anıştırmalarıyla ağzına kadar dolu. Demirlere ipler, çaputlar astılar. Başlarındaki bir konuşma yaptı Allah nazarında intiharı haklı çıkarmak üzere. Hepsi hiç düşünmeden sallandırdılar kendilerini. 

3.Nerde olduğumu unuttum ben. Ülkeler kayboldu. Doğduğum kentte miyim. Önemli mi. Kaç yaşındayım bilmiyorum. Seneleri saymak için gerekli imkan yoktu. Ama yürüdüm. İnsanlar ölmemek için birbirini yerken ben hep nedenlerin üstünde olduğumu söyleyip durdum kendime. Bir gün o eski makine çalışacak dedim. Eskisine çok benzer yeni hayatlar üretecek. Bunun için yürüdüm. Kendime yoldaşlar edinmek için. İnsanlar başka insanlarla çoğunlukla sadece onları yemek için bir araya geliyordu. Kemiklerimi sayıp yola devam ettim. Eski dünyanın artıklarını yedim ve doydum. Bir gün bir ağaç kenarında uyuyordum. Hiç suyum kalmamıştı. Soğuk, acıtıcı bir yağmurla uyandım. Önce avucumu açıp suyu orada biriktirdim, dilimi değdirdim. Ölüm gününden beri yağan en berrak yağmurdu. Tasımı çıkarıp dolmasını bekledim. Tasa dolan suyu içip ağlamaya başladım. Kendi’me sordum, acaba buna değer mi. Artık sadece yağmurlara ve saireye sevinebiliyorum. Ağlaya ağlaya yola düştüm yine.

Bir vadi çıktı önüme. Ortasından zayıf, kıpkırmızı bir kaynak çağlıyordu. Tetikteydim, suyun olduğu yerde insan da vardır, koşullar ne olursa olsun. Güç bela ezip bilediğim demiri çıkarıp beklemeye başladım. Gözüm suyun dibinde dizlerinin üstüne oturmuş birini seçti. Dikkatlice indim aşağı, genç bir kadın. Kendi’m içimde kıpırdandı hisler saçarak. Belki tuzaktır dedim. Etrafında dolaştım, baktım, araziyi taradım. İnsan izi yoktu. Kendi’m itti, kadının yanına vardım. Ağlıyordu, geldiğimi duyunca bana baktı. Gel dedim birden, elimi tut. İçimde hazırlanmadı konuşma, nihai üç sözcüğü söylemek için başka sözcükler sarf etmeye ihtiyaç duymadım. Elimi yakaladı, yola düştük birlikte. Gerçek dünyanın bir serabı gibi, ölü dünyanın bir hikmeti.

Bulabildiğim tek yoldaşım o oldu. Gördüğüm yağmurlardan, umut vadeden ve umut yıkan şeylerden söz ettim. Ya hemen ölmeli ya da birlikte yürümeliyiz dedim. Yürüyelim dedi. Gidilecek bir yer yok dedim, biz yapana kadar yok. Yapacak bizden başka insanlar da var biliyorum dedi. Kendi’m hiç susmadı o günden sonra, ağladığını, güldüğünü, delirdiğini hep hissettirdi. Çok konuşmazdık ama dilimizi yitirmedik. Dilleri yitirenler oldu. Bu yeni koşullara ait, eskisinin yöntemleriyle çalışan ama yine de yeni, bu yüzden isimsiz ve tanımsız bir şeydi aramızdaki. Hiç değilse derinlerde bir yerlerde sönmekte olan sevgiyi körükledik birbirimizde. Birbirimizi inandırdık.

4.Felaketten birkaç sene önce birisi kendini yakmıştı. Yıkımı muştalayan peygamber görünüşlü bir adamdı. “İplerden örün artık binaları” diye bağırıyordu, “bugünkü sefa yarın en büyük matem olacak. Ben de bunun bir nişanesiyim, baktıkça hatırlayın.” Sonra yaktı işte kendini. Hoş bir gösteriydi bizim için.

Delik deşik bir damın altında uyuyorduk. Bir ağlama sesiyle uyandım. Karşımda o adam. Bana bakıp ağlamaya devam etti. Ona vermek için su arandım, döndüğümde kaybolmuştu. Kıza bahsetmedim bundan. Zaten bütün gün işaretler bekler dururdu.

Felaket o gün olup bitmedi, evet. Kimle konuştuysak hepsi canımıza kastetti. Sövdüler bize. Bizi yemeye çalıştılar. Sıkıştırılmış külden yapılma barakalar gördük. Bir sürü adam el birliğiyle büyük tellere bağlı bir sürü çarkı çeviriyordu. Maymunlaşmıştı hepsi. Pislikten ya da açlıktan ölmek üzereydiler. Ve onlara hükmeden başka birileri de vardı. Bir aradaydılar, elektrikleri bile vardı. Bir avuç bilinç hayvanı. Uzaklaştık ordan.

Henüz yamyam olmayanlar da vardı ama yiyeceklerini çalacağımızı zannedip kovarlardı bizi. Bir erkek bir kadın, çilekeş tek bir peygamber gibi ordan oraya gidip insanlarla konuştuk durduk. Yağmurlardan, işaretlerden.

Bir dağın dibinde bir kovuk bulduk. Dikkatlice girip baktım içine. Dupduru su doluydu, içeride kimse yok. Ne kadar taş toprak bulduysak kapattık kovuğun ağzını. İçeride ateş yaktım. Onu soyup uzun zaman izledim. Yavaş yavaş yıkadım su değmemiş yeri kalmayana kadar. Sonra o da beni yıkadı. Ve sonra seviştik hiçbir hazırlığı, hiçbir anlaşması olmadan. Bizden sonra da birileri yürüsün ve yağmuru muştulasın diye. Felaketten beri ilk kez karanlıkta uyuduk. Belki günlerce. O kovuk güçlenmek için sığınağımız oldu. Çayırda bulduğum ölü balıkları kömür olana kadar pişirdim, yiyecek böylece karşılanmış oldu. Sonra biriktirdiğimiz konservelerden yemek zorunda kaldık. Ona daha sık ve daha uzun bakmaya başladım. Su bitene kadar kaldık kovukta. Sonra çıkıp insanları aramaya devam ettik. Birileriyle karşılaşıyorduk sürekli, belki kilometrelerce arayla. Onlara o berrak yağmurdan, kovuktaki sudan bahsediyorduk.

Bir adama rastladık, yamyamlardan kaçmış, vücudu delik deşikti. Sol kulağından oluk oluk kan akıyordu. Yanına vardığımızda doğruca gözlerime baktı. İçimden tedirginlik verici bir şey geçip gitti. Tanıdığımı sandım onu. Adam heyecanlandı, zorla ayağa kalkıp üstüme elbise diye sardığım çaputa asıldı. Sensin, dedi. Ağlıyordu. Sensin. Niye çekip gittin. Yumruklarıyla göğsümü dövdü. Sarıldık. Kız şaşırdı. Üstümdeki çaput kıpkırmızı olana kadar sarıldık birbirimize.

Ben ayrıldıktan çok sonra yakalanmışlar. Çocuklar büyüyüp yiyecek toplamaya çıkacak kadar olduklarında. Çocuklardan birini kampa kadar izlemişler. Sonra derme çatma savaş arabalarıyla çıkagelmişler. Hepsini götürüp en sağlam görünenleri ayırmışlar. Kalanları diri diri toprağa gömmüşler. Bizi hayvan gibi semirttiler demişti. Hepsini bir yerde birbirlerine bağlamışlar. Aylarca hiç kıpırdamadan kalmışlar orda, sadece yiyerek. İşkenceyle. Yazgıya boyun eğmeyi çok önce öğrenmiştik zaten. Sıra ona geldiğinde korkmamış o yüzden. Önce öldürürler sanmış. Ama parçalamaya başlamışlar onu. Et taze kalsın diye. Güç bela kaçmış. Bir köşede sessizce ölmek için.

Ona yağmuru ve kovuğu anlattım. Bir gün dünya dirilebilir dedim. Büyük bir inançla söyledim bunu. Yine sustu. Susup yürüdü bizimle. Ama fazla dayanamadı. Canımızı savunmak zorundaydık. Yemek, içmek zorundaydık. Konuşmak zorundaydık. Kendini öldürdüğünü düşünüyorum. Asarak filan değil. Susup ölümü düşleyerek. Bir gün yolun ortasına düşüp öylece öldü. Ve biz kutlu yolumuzda iki peygamber olarak kaldık.

İşe yaramazın tekiydim ben. Üniversite terk. Çok düşünmezdim, fazla şey bilmek istemezdim, korkardım. Anımsıyorum, göğsüm katıla katıla. Ben anımsadıkça içimdeki Kendi’m hatıralarımla beslenen bir asalak gibi hayat doluyor. Bir gün bana o günkü hayatımı özleyeceğimi söyleseler gülerdim. Geri gelsin diye savaşacaksın deseler daha da çok gülerdim. Sonra gidip biraz daha uyuşur, biraz daha uyarılırdım. Özlediğim hayattan değil ama onun cesedinden çok şey öğrendim. Anımsadıkça daha çok özlüyorum ki Kendi’me yakıt olsun. Benim artık tüm hislerim Kendi’me hizmet ediyor, ölmemek için. Sadece kederi bir köşede saklıyorum.

5.Biz yürüdükçe kederle beraber onun karnı da büyüdü. Bazen uzun uzun karnına bakıp ağlardı, uzaklara çekilip konuşurdu karnındakiyle. Birbirimizi kesinkes seviyorduk. Ama buz gibi. Bedence ifadeler bulamadan. Karnı büyüdükçe sevgimiz de kedere boğuldu giderek. Bir sabah, sonunda birini öldürmek zorunda kaldığımda iyice çivilendik birbirimize. Ve giderek daha suskun olduk.

Uyuyordu. Başının üstüne çaputtan bir gölge yapmış onu izliyordum. Yamyamların ayak sesleri uzaklardan dalga dalga sallantılar halinde bize kadar geldi. Sıçrayak uyandı, öpüp gölgeliğin altında oturttum onu. Uzaktan, gizlenebildikleri her yerde bizi gözlüyorlar. Bilenmiş demiri çektim. An kollayarak uzun zaman geçirdiler. Sonra içlerinden biri yavaş yavaş yaklaştı yanımıza. Sonunda da bağırıp üzerime atıldı. Bir hamlede öldürdüm. Kafasını kestim. Saçlarından tutup kaldırdım başı, ileride bekleyenlere gösterdim ve fırlattım onlara doğru. Bir zaman daha beklediler, sonra yavaşça, geldikleri gibi uğuldayarak çekildiler. İyice uzaklaşmalarını bekledim. Sonra kızın elinden tuttum, kaldırdım onu. Çıkınlarımızı sırtlayıp koştuk.

Sonunda bir kuytu yer bulup oturabildiğimizde, birbirimize doğru bir şey aktı, hissettim. Soluk soluğaydık. Yine ifadesiz ve korkusuz. Dua etmeye başladım, o gün ve daha sonra hep sürdürdüm bunu. Karşımıza başkaları çıkmasın diye. Ama av durmadı. Başka kimseyi öldürmedim ama defalarca kaçtık yamyamlardan. Bir seferinde günlerce takip ettiler bizi. O zamanlar şaşırıyordum. İnsanlar bizim umudumuza iltifat etmiyorlardı ama kan memurluğunu çok kolay paylaşıyorlardı aralarında. Yamyamlar çabucak buluyorlardı birbirlerini. Buna kötülük demek içimden gelmiyor ama insan yiyenler hep bir aradaydı, yedikleri insanlar ayrı ayrı…

Onun karnı büyüdükçe insanlarla konuşmak daha da zorlaştı. Gebe bir kadın görünce korkuyorlardı. Onlardan yemeklerini, sularını, bedenlerini çalacağımızdan. Yolun yarısını aç yarısını tok yürüdüğümüz doğruydu, üstelik bir yere de varamayacaktık. İnsanları inandırmak için temiz yağmurlardan fazlası gerekiyordu. Deliller. Yağmur çok uzakta, çok eskide kalmış ve uzun süre öyle bir yağmura rastlamadık. Dua ettim, dilendim. Dünyanın cesedinden bir mucize daha istedim. Uzun zaman hiçbir şey olmadı. Kendimizi yağmurun ve kovuğun hatırasıyla avutuyorduk. Onu gebe bırakmanın suçluluğunu ancak öyle bastırabiliyordum. İnsanlar avunmuyordu. Kimsenin hiçbir şeye inanası yoktu. Bir gezgin topluluğa rastladık. Cüzamlılar gibi başlarını eğmiş yürüyorlardı. On kişi. Sinir bozucu bir nezaketle yaklaştılar bize. Bizi dinlediler. Su bile ikram ettiler ama inanmadılar. Altımızdaki ölü toprağın kokusu üstlerine sinmişti. Bir süre onlarla yürümemizi önerdiler. Yamyamlardan korunabilelim diye. Arkalarına düşüp başımızı eğdik biz de. Kafamın içinde Kendi’mle var gücümle konuşuyordum. Neden hala bir şey olmadı diye soruyordum. Beş yüz altı yüz metre ilerimizde, gökte karabulutlar toplandı önce. Göğsüm sıkıştı, heyecanlandım. Topluluk önemsemedi. Çamurlu, insanın tenini yakan her zamanki yağmurdur dediler. İlerledik. Yürüdükçe karşımızda bir karaltı büyüdü. Hepsini geride bırakıp koştum. Yağmurun yağdığı yerde büyümüş canlı ağaca sarıldım. YAŞIYOR, dedim, YEMYEŞİL, DAMARLARINDA ÖZSULARIN ÇAĞLADIĞINI DUYUYORUM. O da koştu arkamdan, sarıldı bana. Dönüp yüzüne baktım, gülüyordu. Yağan o berrak yağmurdandı. Ağacın dibinde tek tük yeşil otlar vardı. Ölü keşişlere bağırdım. Yanımızdan yürüyüp gittiler.

6.Orda öylece kalakaldık. Anladım ki mucizeler de yetmiyor. Durduk. Karnındaki zaten yürümesine müsaade etmeyecekti bir süre sonra. Bir çadır kurdum. Nöbetleşe uyuduk. Birileri geçerse beni uyandırıyordu nöbet ondayken. Karnı büyüdü ve sevgisiyle kederi de öyle. Yağmurlar devam etti. Taslarımız hep ağzına kadar su doluydu ama yiyecek tükendi. Onun için ve tohumum için aklımın sağ kalan yerlerini de öldürdüm. Başka gezginlerin artıklarıyla beslendik bir süre. Bazen yoldan geçenler acıyıp yiyecek verdi. Uyumadığım bütün zamanlar etrafta dolaşıp yemek arıyordum. Fazla uzaklaşamıyordum. Koşarak ve hızlı hareket ederek çemberi genişletmeye çalışıyordum. Onu besliyor ve dayanabildiğim kadar aç kalıyordum. Acıktıkça karnını tutup ağlıyordu. Kendisi için ağlamadığını biliyorum. Pişmanlığım katmerlendi günden güne, kovuktaki o günü düşünüp Kendi’mi yedim bitirdim. Kendi’m. Felaketten sonraki bütün felaketlerin sebebi. O ağladıkça ben delirdim. Büyük kıtlığımız, kıtlığın uçsuz bucaksızlığı, kadın, çocuk.

Bir gün çok uzaklaşmam gerekti. Mecburdum. Her zamankinden daha uzağa koştum yere bakarak. Uzun zamandır açtı ve dayanamıyordu. Her yere saldırdım, ölü hayvanlar yanık sebzeler topladım. Artık hastalığı umursamıyorduk. Niye ölmeyi düşünmedik. Ta en başında, hiç karşılaşmamışken. Ağacın yapraklarını yemeyi denedi ve sonucu kötü oldu. Bulabildiğim ne varsa topladım. Sonra yine göğsüm sıkıştı, korktum. İçimdeki tedirgin oldu ona bir şey olacak diye. Bulduklarımla yetinip ağaca koştum. Uyuyordu, yüzünde tuhaf bir huzur vardı. Öldü zannettim, üzerine eğilince uyandı. Ölü hayvanları ateşte kömürleştirip verdim. Hiç aç kalmamış gibi sakince yedi.

Sürekli yorgunduk. Uyuyordum. Uykumda bir şey beni ürküttü. Uyanmaya çalışırken ağladığını duydum, gözümü açtığımda var gücüyle üstüme abandı. Elinde demiri tutuyordu. Havaya kaldırdı. Ben hiç kıpırdamadım. Kızmadım, durdurmaya çalışmadım. Yemesi gerekiyordur. İki eli demiri sıkıca kavramış öylece tutuyordu havada. Birden bağırarak ağlamaya başladı, hiç böyle ağlamazdı. Niye uyandın, dedi, beni neden utandırdın. Bütün gücümle sarıldım. Kollarımın arasında kaskatı kasılarak uzun süre ağladı. Sonra gevşedi, sakinleşti. Başını omzuma koydu. Öyle çok uzun zaman kaldık. O halde uyudu kucağımda. Birden yine kasıldı, uyandı. Ağır ağır inlemeye başladı. Sırtını ağaca verip uzandı, bacaklarını araladı.

Doğum çok zor oldu. Çok uzun, çok uzun sürdü. Acılar içinde kıvrandı saatlerce. Dünyadan kalanların bana tek armağanı öyle acılar içinde öldü orda. Masumiyetimin dişiliği paramparça oldu. Toprağı tırmalarken elleri paramparça oldu. Avuç avuç saçlar yoldu kafasından. Hiçbir şey yapamadım. Günahım başkasının günahsızlığını yırta parçalaya doğdu öyle. Sonunda o tuhaf bebeği çıkardığında son kez bakıştık. Öldü. Hayatım boyunca sahip olabileceğim tek çocuğa baktım. Gözlerini ayırt edebildim, ama ağzı yoktu, kulakları yoktu. Bacakları birbirine yapışıktı ve kolları çok biçimsizdi. Ölüydü. Annesi yanıbaşımda ölü, çocuk ellerimde, dünya göz alabildiğine ölü, kalakaldım. 

Çocuğu ağacın altına gömdüm, orda bir şeyin yattığı anlaşılmasın diye düzledim toprağı. Annesini biriktirdiğimiz suyla yıkadım, çıkınımda sakladığım temiz elbiselerle giydirdim. Eğilip öptüm. Yanıbaşında ben de ölmeyi bekliyorum. Cesedini gelip geçen yamyamlardan gözeterek.

Eskiden yürümeyi severdim. Eski dünyada yamyamlar yok muydu? Vardı. Biz hiç geri dönmedik. Çünkü önce gitmek lazımdı. Bohçalar vardı, taş katırlar, kum orduları. İçime çektim tuttum, kendi nefesim azığımdı. Alametler bekledik, aç mahluklar kutsal adamlar. İlendik biz. Halbuki o kopup gelen, kökümüze işleyen, bizi sürükleyen kıyametin kendisiydi. Ben yalnız karları değil dağları da eritebilirdim avurtlarımda ısıttığım suyla. Bavullarımız ordaydı, arabalarımız ayaklarımız. Gitseydik, görebilseydik alacaktık dünyayı yeniden. Yedi rengi birden geçip güneşin yatağında uyuyacaktık. Kirlendik onun yerine, kendi bavullarımıza aç susuz kilitlendik. Kıyamet bizdik. O yüzden ağzımızı açtık ama kıyamet diyemedik.